Skip to content

Isabella Borromeo, Milano'daki aile sarayındaki evini açtı: ışık, sanat ve kadın soyundan gelen miras

1 dk okuma
Paylaş
Isabella Borromeo, Milano'daki aile sarayındaki evini açtı: ışık, sanat ve kadın soyundan gelen miras

Boşanmasının ve Roma'dan dönüşünün ardından Isabella Borromeo Milano'ya geri döndü - hem de herhangi bir daireye değil, kentin kalbindeki Sant'Ambrogio meydanına bakan, Gotik-Lombard üslubundaki tarihi aile sarayının bütün bir katına. Ev, kendi deyişiyle, doğal ışık, organik malzemeler, rahat koltuklar ve dünyanın dört bir yanındaki seyahatlerden toplanan sanat eserleriyle dolu.

Sarayın kendi hikâyesi alışılmadık, çünkü kadına ait bir hikâye. „Babam bana bu sarayı bıraktı, ama diğer Borromeo saraylarından farklı olarak, onu annesinden, yani ne yazık ki hiç tanımadığım büyükannem Ida Taverna'dan miras almıştı", diye anlatıyor Isabella. Mülk kuşaklar boyunca anneden kıza geçti - mirasın kural olarak erkek soyunu izlediği bir dünyada nadir bir durum.

Oturma odası evin en aydınlık bölümü. Fildişi renginde, pencereleri doğrudan bazilikaya bakan oda; halılar, yirminci yüzyılın başından kalma bir aile koltuğu ve çağdaş sanatçı Carla Tolomeo'nun nakışlı iki kadife heykeliyle süslü. „Evimi her şeyden çok, bu kadar çok ışığa sahip olduğu için seviyorum", diyor Isabella - ve bu, her fotoğrafta görülüyor.

Isabella Borromeo'nun Milano'daki evinin girişi
Carla Tolomeo'nun tekstil sanatı ve seyahatlerden toplanan eserlerle giriş.

Yemek odası, baskıcı olmayan bir lüksün mekânı - zarif çatal bıçak takımı, masa örtüleri ve beyaz-altın porselen; duvarda ise Yves Klein'ın o karakteristik mavisindeki bir tablo hâkim. Girişin hemen yanında, yine Carla Tolomeo imzalı bir bank ve bir sütun var; sanatçının eseri tüm evi bir leitmotif gibi dolaşıyor.

Yatak odası daha mahrem. Siyah lake ve altın işlemeli bir Fransız konsol, Isabella'nın üç çocuğunun portrelerini taşıyor; tüm mekân ise aynı ışık ve ferahlık felsefesini koruyor. Ana banyo ise tarihle konforu birleştiriyor - ahşap kaplama içinde gömme bir küvet ve Roma üslubunda antik bir sandalye.

Koridorlar yalnızca bir geçit değil - küçük birer galeri. Duvarlarda, aralarında José María Cano'nun da bulunduğu önemli eserler asılı; yan masalarda antik Çin nesneleri duruyor. Görkemli merdiven hem işlev hem de mimari bir vurgu olarak hizmet ediyor. Her odanın içinde, çoğu Hindistan'da yaşadığı dönemden getirilen sanat kitaplarıyla tıka basa dolu raflar uzanıyor.

Isabella'nın koleksiyonu fiyata göre değil, hisse göre oluşmuş. „Tablolarımın çoğu, hayatın bir döneminde dostum olan ya da hâlâ olan sanatçıların eserleri", diyor. İsimler arasında Ceroli, Giovanni Sanjust, Pietro Ruffo, Tano Festa ve Mimmo Paladino var; ilk ciddi alımını ise New York'ta yaptı. Evi, kendi deyişiyle, „bir hazine sandığı - illa en pahalı eşyaların değil, yüreğe en yakın olanların".

Belki de metrekareye ve bütçeye bakmaksızın eve götürmeye değer asıl nokta tam da bu. Isabella bize bir sarayda nasıl yaşanacağını öğretmiyor - bize evin, içindekilerin değeriyle değil, her nesnenin taşıdığı hikâyelerle ölçüldüğünü hatırlatıyor. Ve hikâyeler, porselenin aksine, satın alınamaz.